3 Mart 1924 Kanunları ve 1924 Anayasası Üzerine Değerlendirme

Her şeyden önce bu değerlendirme benim şahsi değerlendirmemdir. Herhangi bir kurum, kuruluş veyahut bir kişiyi karalamak gibi bir amacım yoktur.

GİRİŞ

Tarihte yaşanmış olan bazı büyük olaylar tek bir sebepten dolayı yaşanmazlar. Bunlara örnek olarak devletler arası savaşı da veyahut bir devletin işleyişinin değişmesi. Tüm bunlar birtakım olaylar silsilesi sonucunda gerçekleşir. Bir olayı o an ki gelişmelere bakarak değerlendirmek çok yanlış olur. Konumuz olan 3 Mart 1924 kanunları ve 1924 Anayasası’na bakıldığı zaman bu daha net bir biçimde kendini ortaya koymaktadır. 1924 yılına gelmeden önce hatta çok daha öncesinde yaşanan gelişmeler bizi bu tarihe getirdi. İncelemek gerekirse eğer ilk olarak Fransız ihtilalinden başlatabiliriz. Bu dönemde çıkan akımlar zamanla tüm dünyaya yayıldı ve yeni dünya düzenini oluşturmada en önemli etken oldu. Sonrasında bizim ülkemizde bu akımlardan nasibini aldı. Biz Osmanlı Devleti olarak daha çok; “Biz devletin gerilemesini nasıl durdurabiliriz?” sorusuna cevap aradık. Yaptığımız faaliyetleri bu şekilde gerçekleştirdik. Sonraki dönem olan Türkiye Cumhuriyeti’nde de etkileri olmuştur.

BÖLÜM 1: TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE 1924’E GİDEN YOL VE YAŞANAN OLAYLAR

Tarihler 20. Yüzyılı gösterdiğinde dünyanın çok karışık bir hal aldığını görmekteyiz. Özellikle dünya tarihi açısından 20. Yüzyılın ilk yarısı bizim için çok önemlidir. Bunun başlıca sebebi ise Osmanlı Devleti’nin yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıdır.

1. Dünya Savaşı başladığında ilk etapta Osmanlı direkt olarak savaşa dahil değildi. Fakat çok geçmeden Osmanlı Devleti I. Dünya savaşına Almanya’nın yanında girdi. Bunun sonucunda etkileri büyük oldu. Osmanlı Devleti’nin savaşa dahil olması Almanya’yı rahatlatmıştır ve Osmanlı toprakları üzerinde yeni cepheler açılmıştır. Burada sadece bizim açımızdan değil tüm dünya açısından çok önemli bir savaş olan Çanakkale savaşı yaşandı ve bu savaşta tüm dünya karşımızda olmasına rağmen biz kazandık. Bu savaşta, ileride kurtuluş savaşını başlatacak olan Mustafa Kemal Paşa yaptıklarıyla adını duyurmuş oldu. Bu savaşla birlikte Rusya’ya yardım gitmesi önlendi ve Rusya’da ihtilale itilaf devletleri engel olamadı. Her şeyin bir sonu olduğu gibi bu savaşın da bir sonu oldu. Savaşın sonucu bizim aleyhimizde oldu. Her ne kadar bazı cephelerde büyük zaferler göstermiş olsak da yenilmiş olduk. Mondros Mütarekesi ve ardından Sevr Barış Antlaşması ile tabiri caizse Osmanlı Devleti’nin eli ve ayağı bağlanmış oldu.

Osmanlı Devleti büyük bir bozgun yaşamış ve ülkenin dört bir yanı işgal edilmişti. İstanbul hükümetinin elinden bir şey gelmiyordu. Tarihler 1919’u gösterdiğinde Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’daki mücadelenin başına geçti ve İstiklal Harbi başlamış oldu. Bu dönemde mitingler düzenlendi ve halk bilgilendirilmeye çalışıldı. Ülke elden gidiyordu ve bir şeyler yapılmalıydı. Birçok bölgede birbirinden habersiz yerel kuvvetler vardı ve bölgesel direniş gösterdiler.

İstanbul’un işgali 16 Mart 1920’de gerçekleştiğinde, 3 gün sonra Anadolu’nun her bakımdan güvenli bir yeri olan Ankara’da ulusal bir meclisin kurulacağına dair bir duyuru Mustafa Kemal Paşa tarafından bulunulur. Katılımın oluşması istenilenler; Osmanlı Mebuslar üyesi olup Ankara’ya gelebilecekler ve seçimlerle halkın güvenini kazanmış insanlar (her livadan 5 kişi.). Bunların sonucunda yeni ulusal bir meclisin sadece İstanbul’a bağlı olmadığı ve halkın da olduğunu görmekteyiz. 23 Nisan 1920’de meclis açılır. Meclisin açılışı aslında yeni bir devletin kuruluşu olarak da değerlendirilebilir. Bakıldığı zaman yeni meclis aslında yeni bir başkan ve yeni bir güç tarafından yönlendirilmektedir. Açıldıktan sonra ulusun nasıl egemen olabileceği noktasında bizlere çok büyük ipuçları vermektedir. Meclisin çalışma şartlarını anlayabilmek için 24 Nisan 1920 tarihli kararları irdelemek lazım. Açılıştan 1 gün sonra alınan kararlar, ülkede ulus egemenliğine geçildiğinin kararlarıdır. Bu kararlar, toplumun siyasete katıldığının önemli kanıtıdır. Bu kararlardan birisi de hükümet kurulma kararıdır. İstanbul hükümeti, işgallerle birlikte güçsüz düşmüştür ve halkı savunamamıştır. Erzurum ve Sivas kongresinde ulusun gücü ön plandadır. Yeni meclis, ulusu ön planda tutmuştur. Hakimiyet, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Monarşi, padişah bir nevi yok sayılmıştır. Hükümdar, milletin altında konumlandırılmıştır. Milli Meclisin üzerinden hiçbir güç yoktur. TBMM, yasama ve yürütme organını bir arada toplar. Meclisten seçilecek bir kurul, hükümet işine bakar ve meclis başkanı bu kurulun başkanıdır. Meclis, savaş sürecinde olabildiğince yetkili olmak için ve güçlü bir şekilde savaştan kurtulabilmek amacıyla yetkileri elinde toplamıştır. Yasama, yürütme ve yargıyı elinde topladı meclis ve savaş sürecinde çok güçlü olmuştur.

20 Ocak 1921’de Büyük Millet Meclisi tarafından Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanun ile, Kanun-i Esasi’nin de bu anayasa ile çelişmeyen hükümleri kabul edilerek iki anayasalı bir döneme geçilmiştir. Bu Anayasa savaş şartlarında ortaya çıkmış bir anayasadır. Bundan dolayı alınan kararlar savaşa yöneliktir. Bu anayasa, temel haklar ve özgürlükler, yargı kuvveti ve anayasa değişikliğinde izlenecek prosedür gibi bölümleri içermediğinden tam bir anayasa olarak değerlendirilemez. 1921 yılında saltanat ve hilafetin olması da meclisin anayasa oluşturmasında eksi bir faktör.

Bu anayasa ile büyük ölçüde halkçılık ve milliyetçilik ideolojilerini içeren, ulusal bağımsızlığı ve ulus devletin kuruluşunu hedeflemektedir. Tüm bu gelişmeler o dönemin ihtiyaçlarından dolayı olmuştur. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmıştır ve 1923 yılında olacak olan değişikliklerde devlet işleyişinin cumhuriyet olduğu belirtilecektir. Yine bu değişmeler içerisinde artık devlet içerisinde 2 başlılık sona ermiştir. Nitekim Lozan görüşmelerinde hem İstanbul hükümetini hem de Ankara hükümetini çağırmışlardır. Alınan kararla birlikte bu ortadan kaldırılmıştır.  1923 yılında yapılan bu değişimler daha çok devlet işleyişiyle alakalı olmuştur ve savaş şartlarında ortaya çıkartılan bir anayasa olarak kalmıştır. Sonraki süreçte ise karşımıza 1924 anayasası çıkmaktadır.

BÖLÜM 2: 3 MART’TA ALINAN KARARLAR VE ANAYASA

3 Mart 1924’te alınan kararlar ülkenin geleceği için çok önemlidir. Öyle ki, 3 Mart’ta alınan kararlara bir göz atmak gerekirse eğer; Halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesi, Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaletinin kaldırılması. Bu gelişmeler, yeni değişimlerin olacağının habercisidir.

Şeriye ve Evkaf vekaletinin kaldırılmasını inceleyecek olursak eğer; bu kurum Osmanlı Devletinden kalma bir kurumdur. Osmanlı Devleti bir vakıf devletidir. Sosyal alanda yapılan birçok kurum, vakıflar aracılığıyla işletilmektedir. Zamanla Şeriye ve Evkaf Vekaleti adı altında birçok vakıf ve kurum birleştirilmiştir ve bir bakanlık olarak işlemeye devam etmiştir. Fakat bu bakanlık daha çok dini yönüyle ağır basmaktadır. Şeriye ve Evkaf Vekaletinin görevlerini, “ifta”, “kaza”, “tedris”, “dinî yayın” ve “vakıfların yönetimi” şeklinde özetleyebiliriz. 3 Mart sabahı bu kurumun kaldırılması konusu mecliste geçmiştir ve olumlu sonuç almıştır. Birçok kurumdan oluşan bu bakanlığın kaldırılmasıyla birlikte görevleri Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığına devredilmiştir.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na bakacak olursak eğer; Kurtuluş Savaşının zaferle sona ermesinden sonra yeni Türkiye’yi kurtaracak olan eğitimdi. Mustafa Kemal Paşa cehaletin ancak eğitim yoluyla kapatılacağını vurgulamıştır. Eğitimle ilgili ana ilkeler 8 Mart 1923 yılında “Maarif Misakı” (Eğitim Andı) adı altında yürürlüğe konmuştur. 3 Mart 1924 tarihinde Tevhidi Tedrisat Kanunu kabul edilmiştir. Türkiye’deki bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Bu kanundan önce hem yerli hem de yabancı okullar kendi müfredatını uyguluyordu ve devlet ile bir alakası yoktu. Bu kanun ile derslerde uygulanan uygulamalar devletin kontrolünde oldu. Medreseler kapatıldı ve 1926 yılında bu alanda alınacak kararlarla birlikte de devletin haberi olmadan okul açılması engellendi.

Halifeliğin kaldırılmasına bakacak olursak eğer; her şeyden önce yeniliklerin yapıldığı bir dönemde bu kurumun eski bir kurum olduğunu hatırlamalıyız. Ayrıca bu kurumu kaldırmak, laik devlet için atılacak adımların en büyüğüdür. Bundan dolayı bu kurumun kaldırılması gerekmekteydi. Nitekim son günlerde bazı kesimlerin halife Abdülmecid’e bir padişah gibi davranmaları ve onu meclisin üstünde görmeleri dikkatlerin bu kurumun üzerinde olmasına yetti. Kurtuluş Savaşının önemli birkaç ismi de halifenin yanında olunca durum daha karmaşık hale gelmektedir. Halife taraftarlarının halifelik makamı üzerinden eski düzene geçmek için çalışmalar yapması ve bununla beraber Halife Abdülmecid’in, padişah gibi gelen heyetleri karşılaması da çok ters hareket olmuştur. Bunun yanı sıra Hindistan’da İsmailiye mezhebi ile İsmet Paşa arasındaki yazışmalar daha İsmet Paşaya gelmeden Tanin gazetesinde yayınlanmıştır. Bazı gazeteler mahkeme huzuruna çıkartılmıştır. Bununla beraber iyice göze batan halifelik makamı bu seferde bir bütçe sorunu ile karşıya çıkmıştır. Kendisine özel bir bütçe istemiştir. Padişah gibi davranması yetmezmiş gibi bir de devletin hazinesini kullanmak istemiştir. Çok geçmeden de Halifelik makamının kaldırılmasıyla ilgili konu meclise gelmiştir ve Halifelik kaldırılmıştır. Hilafetle kaldırılmasıyla birlikte Osmanoğulları ailesinin de yurt dışına gönderilme kararı alınmıştır.

Halifeliğin kaldırılmasıyla Osmanlı monarşisinin dayandığı dini bir kurum kaldırılmış oldu. Yeni Türkiye Devleti, demokratik ve laik gelişme yolunda büyük bir adım attı. Bununla beraber eski rejimi isteyen ve halifeden güç alan halife taraftarları da merkezlerindeki Halifelik makamını kaybetmişlerdir. Osmanoğlu ailesinin de yurt dışına çıkartılmasıyla da Saltanatın yeniden ortaya çıkması engellenmiş oldu. Bu gelişme de toplumsal birlik ve beraberliğin sağlanması yolunda önemli bir adım olarak görülmüştür.

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekaletinin kaldırılmasına bakacak olursak eğer; bu vekaletin günümüz karşılığı Genel Kurmay Başkanlığı diyebiliriz. O dönemde bir bakanlıktı. Devletle ve siyasetle iç içeydi. 3 Mart’ta alınan kararlar neticesinde devletten ve siyasetten arındırılmak istendi. Yaşanan bu gelişmeler doğrultusunda 1924 anayasası da çok geçmeden şekillenmeye başlamıştır.

1921 Anayasasında olduğu gibi 1924 Anayasasında da temel hak ve özgürlüklere fazla önem vermemiştir. Anayasa bunları, “Türklerin Kamu Hakları” başlığı altında toplamıştır. Bu önemsemeyişin temel nedeni ise TBMM’nin ulusun tek ve gerçek temsilcisi olduğu bir düzende, bu hakların ulusun temsilcileri tarafından yasa yoluyla yeterince korunacağının öngörülmüş olmasıdır. Bu anayasada, genel ve soyut bir özgürlük ve eşitlik öngörülmüş, zorunlu ilköğretimin devlet okullarında parasız olması dışında, toplumsal haklara hiç değinilmemiştir. Anayasada belirtilen hak ve özgürlükler can, ırz ve mal dokunulmazlığı, işkence, eziyet, müsadere ve angarya yasağı, kişi güvenliği, düşünce, din, vicdan, söz, dilekçe, yayın, eğitim, yolculuk, çalışma, sözleşme hak ve özgürlükleri, konut dokunulmazlığı, mülkiyet hakkı, postadaki evrakın dokunulmazlığı, basına sansür yasağı, dernek ve toplantı hakları biçiminde sıralanabilir. Görüldüğü gibi, sendika, grev ve toplu pazarlık, toplu sözleşme gibi kollektif emekçi hakları tanınmamıştır. Sosyal güvenlik, iş hakkı, sağlık ve konut hakları gibi alanlarda da devlete düşen ödevlerden bahsedilmemiştir. Kısacası, anayasanın devlet felsefesi sosyal değil liberal ve bireyci olup kişinin kendi yaşamını yine kendisinin düzeltmesi gerektiği inancına dayalıdır.

SONUÇ

20. yüzyıl dünyasında ilk yarısının yeri bizim için büyüktür. En başta söylediğim gibi bu yüzyılda Türkiye Devleti kuruldu. Aldığı kararlar ve çıkardığı anayasalar ile de temelini sağlamlaştırdı. Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ve halifeliğin kaldırılması olayları devlet işleyişi için çok önemliydi. Bunlar dışında eğitim ve askeri alanda yapılan yenilikler de sonraki yıllarda pekiştirildi. Tüm bunlar düşünüldüğünde aslında yapılanlar, devletin ve milletin bekası için gerekliydi. Modernleşen dünyada eski bir Türkiye’ye yer yoktu. Bunu çok iyi anlayan Mustafa Kemal Paşa ve meclisin çoğunluğu, modernleşme yolunda adımlar attı. Yapılan yenilikler Osmanlıdan kalma kurumları ortadan kaldırmak gibi görünse de hedeflenen şey bu değildi. Asıl hedef biraz önce de dediğim gibi halkı yükseltmekti, ayağa kaldırmaktı. Bizi bizden başka kurtaracak yok. İşte bu yüzden devlet işleyişi, eğitim ve askeri yenilikler şart olmuştur. Sonuç olarak alınan kararlar ve yapılan anayasa dönemin şartları göz önüne alındığında gerekli olan yeniliklerdir.

KAYNAKÇA

AKIN, F. (2006). 1924 Anayasasının Modernleşme Açısından Anlamı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal bilimler Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 3, s. 1-12.

ARMAOĞLU, F. (1997). 19.yy. Siyasi Tarihi (1789-1914), Türk Tarih Kurumu, Ankara.

ERTEN, T.F. (ed.). (2019). Türkiye Cumhuriyet Tarihi, Siyasal Kitabevi, Ankara.

İNAN, S. (eds.). (2017). İnkılâp Dersleri, Kafka Kitap Kafe Yayınları, Denizli.

TURHAN, M. (2016). Kültür Değişmeleri Sosyal Psikolojik Bakımdan Bir Tetkik, Altınordu Yayınları, Ankara.

Bir Cevap Yazın

Scroll to Top

Osman Şahin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin